Reklam
Bugun...
Reklam
Reklam
Saadet Partisi Uşak İl Başkanı Yunus Acar İle Çok Özel Röportaj


FEYZİ TOKAT GAZETECİ-YAYINCI-HABER AJANSI SAHİBİ
egemtv@gmail.com
 
 

Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

İsmim Yunuz Acar, sonu Z’dir. Nüfusta öyle yapmışlar, bir yanlışlık olmuş. Yaklaşık 15 sene Yunus olarak devam etti. Ondan sonra hüviyetimizi kaybettiğimiz de tekrar çıkarmaya gittiğimiz de Yunuz olduğunu öğrendik. Yunus Acar Türkiye'de belki vardır, belki değil baya var. Fakat Yunuz Acar herhalde yok başka. Ben şu an Uşak merkeze bağlı daha önce Gediz’e bağlı olan Derbent köyünün, Karakaya mahallesinde, 1949 senesinde doğmuşum. 1953 senesinde Uşak’a geldik. Uşak’ta İlkokulu Cumhuriyet İlkokulunda okudum. Ondan sonra hafızlığımızı bitirdik. Arkasından Uşak Merkez Ortaokulunda 1 sene okuduktan sonra İstanbul İmam Hatip okuluna 2. sınıfına devam ettik. Orta kısmını İstanbul’da İmam Hatip okulunda lise kısmını İzmir İmam Hatip okulunda okuduktan sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümüne gittik. Orayı bitirdik. 

Bu arada son sene devam etmedim. Bir önceki sene derslerin tamamını aldığım için son seneye anca İnkılap Tarihi dersi kaldı. Bu arada İzmir de AYKER diye bir şirkette plasiyer olarak çalıştım. Toptan gıda maddesi pazarlama işi. Orda çalıştık. Bu arada 76 senesinde evlendim, İzmir’de. Evlendikten sonra öğretmenlik için müracaat yaptık. İzmir Kemal Paşa Lisesinde 1,5 sene muhtelif derslerde, bu arada Matematik, Fizik, Din Kültürü ve Ahlak hatta yeni açılmıştı İmam Hatip okulu o zaman Kemal Paşa da orda bir müddet Kuranı Kerim derslerine girdim. Bu arada İzmir’de de yedek parça ticareti yapıyordum. İzmir’den Kemalpaşa’ya gidip geliyordum. Öyle bir zaman oldu ki almış olduğum maaş arabanın benzin parasına yetmemeye başladı. Enflasyonun çok hızlı olduğu bir dönemdi o dönem. Bahsetmiş olduğum zaman 77- 80 arası. Bu arada 80 senesinde askere gittim. Narlıdere’de yedek subay okulunu 4 ay orda tamamladıktan sonra çektiğimiz kura Mardin’e çıktı. 22. Seyyar Jandarma Tugayının istihkâm bölüğünde orda Yedek Subay olarak görevimizi, 4 ay dış görev de olmak kaydıyla tamamladık. 80 ihtilalinde ordaydık yani. Daha sonra tekrar geriye dönüşte İzmir Kemalpaşa’nın Ören kasabasında büyük baş hayvancılığı yapmaya başladım. 1 sene orda yaptıktan sonra annem babam Uşak’ta olduğu için onların ısrarı üzerine 82’nin sonunda Uşak’a döndüm. Burada bir müddet inşaat malzemesi ve yem satarak ticarete devam ettik. Daha sonra Milangaz tüp bayiliğine başladık. 26 sene Milangaz tüp bayiliği yaptık. Ayrıca 1993, 2000 yılları arasında Uşak’ta yine Mazda bayiliği yaptık. Bu arada 4 tane evladımız oldu. 3’ü kız 1’i oğlan. Rabbim cümlemizin evladını bağışlasın. Oğlumuz İnşaat Mühendisliğini bitirdi. O İnşaat Mühendisliğini bitirince inşaat işine başladık, beraberce. 2000, 2008 senesinde ona başladık. Halen devam ediyor ama şuan da malum her tarafta kriz olduğu gibi inşaatta da müthiş bir kriz var. Her ne kadar inşaatlar yapılıyor gibi görünse de satışı eskisi gibi değil. Başlamış oldukları yeri devam ettirenler var. Yeni olanlar, yeni başlayanlar da vardır muhakkak ama eskisi kadar değil. Dolayısıyla inşaat işi devam ederken yine oğlumuzun istediği üzerine kendi köyümüzden arazi aldık ve orda mantar çiftliği kurduk. Şimdi mantar çiftliğinde mantar üretimine devam ediyoruz. Bu arada siyasi hayatımız bizim İstanbul İmam Hatip okulundayken başladı. Sene 66, ben İstanbul İmam Hatip okulunun 2. sınıfına başladım. O zaman Milli Türk talebe birliği vardı. Biz, Milli Türk talebe birliğinde Cumartesi, Pazar günleri çeşitli programlar olur, oraya katılırdık. Tabi Milli görüşün ilk kuruluşu da milli Türk talebe birliğindeki kişilerin desteği ile olmuştur. Malum 69 senesinde bağımsızlar hareketi olarak Milli görüş teşkilatının ilk siyasi hayatı orda başlıyor. Erbakan hocam bağımsız olarak Konya’dan milletvekili 1969 yılında oldu. Daha sonra Milli Selamet partisi, Refah partisi, Fazilet partisi olarak devam etti ve nihayet Saadet partisindeyiz. Biz de o günlerde 69 senesi itibari ile siyasi hayatımıza Milli Nizam partisi ile başlamış olduk. Kıyısından, köşesinden derken şimdi merkezine en yakın yerde il başkanı olarak görev yapmaya devam ediyoruz. Siyasi hayatımız da böyle normal hayatımız da böyle. Bu günlere geldik. Rabbim ne kadar ömür verir daha orasını bilemiyoruz.

 

Yaptığınız işi tercih etmenizin özel bir sebebi var mıydı ve bu tercihinizden hiç pişmanlık    duydunuz mu?

Elbette ki siyasi hayatta olmanın sebebi de var neden burada olduğumuzun sebebi de var. Bir kere Erbakan hocamın bir sözü var. Bu sözü biz çok sonradan duymuş olmamıza rağmen İstanbul İmam Hatip okulunda almış olduğumuz eğitim de demek ki bunları da bize veriyorlar. Erbakan hocam diyordu ki 'eğer Müslümanlar siyaset yapmazlarsa, onları siyaset yapan Yahudiler idare ederler' diyordu. Doğru söylüyor elbette ki. Bir zamanlar denilmiş ki, tabi bunlar hep Yahudi uydurması, doğru çeken 40 yıl yanacak demiş. Şimdi böyle diyerek Müslümanları ticaretten soğutmuşlar. Ayrıca hacca gidip gelen kişi artık bir daha terazi tutmaz demişler uydurmuşlar. Dolayısıyla daha önceden ticaret yapan kişiler bile hacca gidip geldikten sonra bunu yapmamaya başlamış. Bunun gibi bazıları da siyasetten Allah’a sığınırım demiş. Hâlbuki bunların hepsi çok yanlış şeyler. Elbette kötü siyaset yapmak, menfaat dolayısıyla siyaset yapmak yanlış olabilir. Onu yapmamak lazım. Ama düzgün siyaset, hakkı hakikati ayırabilen, doğruyu yanlışı ayırabilen, hakkı batılı ayırt edebilen, memlekete hizmet aşkıyla yanan insanlar niye siyaset yapmasınlar. Bu memleket bizim. Eğer Müslüman bunu, bu siyaseti yapmazsa kimi çağıracağız. İsrail’den Yahudileri mi çağıracağız, Avrupa’dan Almanları, Hollandalıları, Bulgarları mı çağıracağız, gelin bizi idare edin diye. Muhakkak Müslüman da siyaset yapmak zorundadır. Ayrıca malumdur, Peygamberimiz(SAV.) bizim önderimizdir. Biz bütün yaşantımızda onun yaşantısını örnek alarak yaşamak durumundayız. Peygamberimiz(SAV.) din getirmiş bir peygamberdir. Yani dini liderdir. Ayrıca Devlet başkanıdır. Ayrıca Ordu Komutanıdır, başkanıdır. Siyasetsiz bunlar yürümez ki. Dolayısıyla en güzel siyaseti inanmış olan Müslümanlar yaparlar. En güzel siyaseti onlar yapmak zorundadır. Bizim siyasetimiz toplumun anladığı geniş manadaki bir siyaset değil. Şimdiki toplumun anladığı siyaset niçin? Dünyalık elde etmek için köşe dönmek için. Eşini dostunu akrabasını belli makamlara, mevkilere yerleştirmek için yapılan bir siyaset. Ama biz siyaseti Erbakan hocamın dediği gibi, meclis kürsüsünden söylediği gibi 'biz bize oy verin diye siyaset yapmıyoruz, biz Allah rızası için siyaset yapıyoruz ‘diyordu. Bizim düşünce tarzlarımız da aynı. Hatalarımız yanlışlarımız elbette ki olabilir ama biz bu siyaseti inancımız doğrultusunda yapıyoruz ve bu doğru yapılan siyasetle ahiretimizi de kazanacağımızı düşünüyoruz. Çünkü Rabbim Kuran-ı Kerim’in birçok yerinde emr-i bil-maruf nehyl-i ani'l münker yani, insanlara, yalnız Müslümanlara değil tüm insanlığa, iyiliği emredin kötülükten uzaklaştırın demiştir. Biz bu görevi yerine getiriyoruz. Onun için biz bu işi Allah rızası için yapmaya çalışıyoruz. Şu anda Uşak’ta bu zamana kadar Milli görüş partileri bir tek Milletvekili dahi çıkarmadılar. Şimdi önümüzdeki seçimlerde ne olur ne olmaz onu da bilemiyoruz. Ama ben 2 sefer hem 2002 de, hem 2011 seçimlerinde milletvekili adayı oldum. Şunu çok iyi biliyorum ki ben milletvekili seçilemeyeceğim, seçilemeyecektim ama seçilemeyecek olmama rağmen biz 3 ay boyunca çalıştık köy köy dolaştık. 95 seçimlerinde bir ay ben Eşme’deydim. Eşme bana verilmişti. 1 ay Eşme’nin köylerini dolaştım. O zaman 98 seçimlerinde kendim aday olmadığım halde altımın arabasıyla gece saat 2’lerde eve geliyordum. Niçin yapıyorduk biz bunu, herhangi bir makam düşüncemizden dolayı değil. Yani ben Devletin herhangi bir kademesinde makam işgal edecek değildim, böyle bir arzum yoktu. Sonra müteahhit olup da devletin belli kurumlarından herhangi bir ihaleyi alma niyetim de yok. Bugüne kadar ömrü hayatımda 5 kuruşluk kredi kullanmışlığımda olmadı hiç. Çocuklarımın içerisinde de öyle bir yerlere tayin edilecek çocuğum da yok. Bugüne kadar hiçbir kişi için tavazzuh edipte bir kişinin, bir ara iktidarda olduğumuz dönemlerde oldu, bir kişiye vasıta olup da onun atamasını tayinini de yaptırmış değilim daha bugüne kadar. Böyle bir meselemde olmadı. Bir beklentimiz de yok. Bunun yanında işte Devletten bir destek alalım da şunu yapalım, bunu yapalım gibi bir düşüncemizde Elhamdülillah olmadı. Biz şuna inanıyoruz. Devletin her bir kuruşu tüyü bitmedik yetimin hakkı olan bir maldır. Dolayısıyla onu harcamak yemek, yerinde kullanmamak, israf etmenin çok büyük bir vebal olduğunu düşünen insanlarız. Erbakan hocamızın adil düzen dediği sistemle bu memleketin her bir ferdinin mutlu, müreffeh yaşamasını istiyoruz. Hatta Erbakan hocamın yine şöyle bir sözü vardı ve bütün çalışma sistemlerinin hepsini bu 3 cümle içerisinde toplamak mümkün. Diyordu ki, yaşanabilir bir Türkiye, yani öyle bir Türkiye ki her bir ferdinin mutlu olduğu, laik olduğu mevkilere gelmiş, Dünyada en iyi yönetilen bir ülke, yeniden büyük Türkiye diyordu. Yani şu Türkiye’nin gelişememişlikten çıkıp Dünya ülkeleri arasında en üst sıralara yükselmesi, çıkması ve yeni bir dünya diyordu, öyle bir gelişmiş Türkiye ki manen, madden gelişmiş ve diğer bütün devletlere olumlu etki edebilecek bir Türkiye olsun ki, onların içeresinde de huzursuzlukları düzeltebilsin. Güç yeterliliği yapan bir ülke olursa bir başka ülkeye onlara engel olabilsin, mani olabilsin, haksızlıklara dur diyebilsin, imkânsızlıkları olanlara destek olabilsin. Böyle bir Türkiye yeniden büyük Türkiye’nin ötesinde, yeni bir dünya olarak Erbakan hocam bunları böyle tasrif ediyordu. İnşallah ne zaman ki Saadet partisi iktidar olursa, fazla bir şey demiyoruz. Halkımız bir 5 sene versin ve Saadet partisi neler yapıyormuş. Daha önceki yaptıklarımızı referans gösterebiliriz bu hususta neler yapıyormuş İnşallah vatandaşlarımız görebilir. Gençler belki daha önceki refah yol döneminde olsun CHP-MSP koalisyonu döneminde olsun, yapılmış olan şeyleri bilemeyebilirler. Bakın kısa bir dönem içerisinde yaklaşık CHP, MSP koalisyonu 1,5 yıl devam etti. Bu 1,5 yıl içerisinde 200 tane ağır sanayi fabrikasının temeli atıldı ve birçok engellemelere rağmen 70 tanesi bunların bitirilmişti. Bu bitmiş olan 70 tanesi de şimdi hepsi satıldı. Birçoğunun yerinde yeller esiyor. Ya park yapıldı ya dış güçler aldı oraları, arazileri sattı veya şimdi oralardan beton binalar yükseldi. Yani bizim neler yapabildiğimizi saymaya kalksak şimdi burada baya uzun sürer. İnşallah halkımıza diyoruz ki, hangi partiden olursa olsun, görüşü ne olursa olsun bir sefere mahsus olarak da Saadet Partisini bir deneseler neler yapabileceğimizi görürler. Bizim bütün projelerimiz hazır. Türkiye’nin problemleri nelerdir eğitimdir. Türkiye’nin problemi ekonomidir. Türkiye’nin problemi terör hadisesidir, göç hadisesidir. Hastaneler olsun diğer bakanlıklar olsun, tarım ve hayvancılıktır Türkiye’nin problemi. Bunların hepsi için şu anda hükümete ve ilgili bakanlıklara, ilgili partilere sunmuş olduğumuz, hazırlamış olduğumuz raporlar var. Bu raporları biz onlara sunuyoruz ama maalesef iç işleri, dış işlerinde de olsun zaman zaman şöyle yapılması gerekiyor. Bu problem şöyle çözülür diye çözüm önerilerimiz oluyor ama maalesef hükümet bunlara pek dikkat etmiyor, bakmıyor ama sonunda bizim dediğimize dönüp geliyorlar. Fakat iş işten geçmiş oluyor. Mesela Suriye meselesini 2011 yılında bizden bir komisyon, o zaman Profesör Doktor Mustafa Kamalak bey genel başkanımızdı, onun başkanlığında bir heyet Suriye’ye gitti. Hem muhaliflerle hem de Suriye devlet başkanı Esad ile görüştüler. İkisinin oturup konuşmaları ortak bir çözüm bulmaları gerektiği ve Devleti beraber yönetmeleri gerektiği tavsiye edildi. Her iki tarafta bunu kabul etmişti. Ama maalesef Türkiye buna çomak soktu. 6 ay içerisinde Türkiye gibi demokrasiye geçeceksiniz dedi. Hâlbuki Esad da dedi ki, sırf ben yokum bunun içinde meclisimiz var, meclisi ikna etmemiz lazım 6 ayda bu iş bitmez bize zaman verin dediler, ama maalesef Türkiye bu zamanı vermedi. Dolayısıyla Amerika’yı davet etti. İç karışıklık böylelikle başladı. Şimdi Afrin’e yapılan çıkartmayla bu hataları bir nevi düzeltmeye çalışıyoruz ama 600 bin kişi Suriye’de öldü. 4 milyon yaklaşık Türkiye’de Suriye göçmeni var. Yaklaşık 7,8 milyon civarında muhtelif yerlere göçler var oradan. Yıkılmış olan, virane olan birçok şehirler var. Tarihi yerler var. Onları tekrar ikame etmek mümkün değil. Şimdi böyle mi olması lazımdı?  Bu vebalin altından Türkiye olarak nasıl kalkabiliriz, nasıl telafi edebiliriz. Şimdi, iğne kendimize batacağı zaman kaldırıyoruz Afrin’e çıkartma yapıyoruz. Elbette yapacağız, sonuna kadar destekliyoruz ama bunlar olmadan D8 işletilmiş olsaydı bunların hiçbirisi olmazdı diye düşünüyorum.

Eğitim hayatınızdaki dönemlerde gelecek için kurduğunuz hayaller nelerdi?

Ben Tıp Fakültesi okumak istiyordum. Tıp Fakültesi’nde okumak istememin sebebi asla çok para kazanmak değildi. Hiç bir işimi çok para kazanayım diye düşünmedim. Zannediyorum 9 yaşlarımda falandım. Köyden bir akrabamız geldi. Akrabamızın hanımı rahatsızdı. Rahatsızlanmış, gece hastaneye gelmişler ve içeriye almamışlar. Diyor ki; doktor, hemşire bir arada oturup sohbet ediyorlar, kapıyı çaldık yarın sabah gelin diye bizi geri gönderdiler diye söyledi. Biz de gece uyumuştuk, onların konuşmalarına uyandım. Onları duyunca bana ağır bir etki etti. Dolayısıyla doktor olmak istiyordum. Ama okuduğumuz okul itibari ile tabi İmam Hatip okulları daha ziyade edebi yönü kuvvetli olan okullardır. Tıp Fakültesi de fen puanıyla aldığı için, birkaç sefer üniversite imtihanına girmiş olmama rağmen kazanamadım. Muhtelif yerleri kazandım ama Tıp Fakültesini kazanamadım. Mesela Fen Fakültesi Matematik bölümünün haricinde 2. bir fakültem daha vardı. İstanbul Üniversitesi İktisat fakültesini kazanmıştım. Hatta bir yıl da imtihanlarına gittim. Sonra bıraktım. Demek istediğim idari olarak Tıp okumak istiyordum fakat şimdi düşünüyorum benim yapıma pek uygun değilmiş Tıp diye düşünüyorum. Rabbim en güzelini bilir. Dolayısıyla işte böyle devam ediyoruz.

Çocukluk yaşantınız nasıl geçti, o dönemin yaşayış tarzları nelerdi, hangi oyunları oynardınız?

Ben İlkokula girmeden tahsile başladım. 5 yaşındaydım. İlkokula girmeden önce Kuran-ı Kerim okumayı öğrendik. Hatta bir ara hafızlığa da başladık. Fakat hafızlık hocam dedi ki ağır gelebilir. Dolayısıyla İlkokulu bitirsin ondan sonra hafızlığa başlatalım dedi. Onun için çocukluğumu çok fazla normal çocuklar gibi yaşamış değilim. Daha ziyade eğitimle, yaz tatillerinde yine hocaya giderek bir şeyler öğrenmekle geçti. Ama bunun haricinde fırsat bulduğumuz kadarıyla, telden yaptığımız arabalar olurdu, onlarla oynardık. Uçurtma uçurma, mevsim itibari ile onu yapardık. Uçurtmayı kendim yapardım. Tabi o günlerde ip bulmak kolay değil. Ailemiz normal bir aileydi, öyle zengin bir aile değildi. Babam inşaat ustasıydı. Onun emeği ile geçinen bir aileydik. Dolayısıyla annemizin yorgan ipliğini bulduk mu o zaman uçurtmayı uçururduk. O da yaptığımız uçurtmaya göre zayıf geliyor biraz, yükseğe çıktığı zaman rüzgâr kuvvetli estiğinde koparıp alıp gidiyordu. Dolayısıyla hemen hemen haftada birkaç tane uçurtma yapmam gerektiği zamanlar oldu. Öyle oynadık. Gençliğimiz biraz daha güzel geçti. Lise dönemi değil de Ortaokul dönemi. Ortaokul döneminde bisikletlerle Gediz çayına giderdik, orada balık tutardık. Bisikletlerle giderdik oraya. Akşama kadar orda eğlenir gelirdik. Zaman zaman, haftada bir sefer veya iki haftada bir sefer giderdik. Lise kısmında eğlenecek vaktimiz olmadı. Çünkü lise zamanında ben hem imamlık yaptım hem okudum. Dolayısıyla lise zamanında öyle sağa sola gidecek, eğlenecek vaktimiz olmadı.

 

Yaptığınız iş ile ilgili bir şeyleri değiştirme fırsatınız olsaydı neleri değiştirirdiniz?

Değişikliğe açık bir insanım. Mükemmelin mükemmeli vardır. En mükemmel hale getirmek lazım. Şu fikri taşıyorum. Bir insan ne iş yaparsa yapsın eğer yaptığı işin en güzelinin en mükemmelini yapabiliyorsa görevini yerine getirmiş olarak kabul ederim. Kişi almış olduğu görevi muhakkak benimsemeli. Onu baştan sağma, savsaklama veya bugün bu kadarı yeter deyip bırakmayı hiç düşünmedim. Bizim zamanımızda okullarda imtihan günleri kesinlikle haber verilmezdi. Bilhassa İmam Hatip okullarında ders saatleri, dersler daha fazlaydı. Dolayısıyla ben 7 saat dersin 7’sininde imtihanla geçtiğini bilirim. Hocalarımız öyleydi ki, geçen yazılıda şuraya kadar yaptık yazılı yoklamada, şimdi oradan şuraya kadar yapalım diye bir şey asla olmazdı. O yıl okumuş olduğumuz kitabın her tarafından sorduğu gibi daha önceki senelere de bağlı olarak sorabilirlerdi hocalarımız ve biz buna asla itiraz edemezdik. Bilgi olarak bunları hazmedeceksiniz derlerdi. Dolayısıyla bu hususta da bir anım var. İşin ciddiyetini kavrama açısından, hayatımda bir yer etmiştir. Ben İzmir İmam Hatip okuluna gittim ama İstanbul İmam Hatip okulundaki arkadaşlarımızla irtibatımız devam ediyordu. Son sınıfa gelmiş arkadaşlarımızdan 6 tanesi Kuran-ı Kerim dersi dolayısı ile 7 sene okudukları İstanbul İmam Hatip okulunun son döneminde hatta 7. senenin 2. döneminde kayıtlarını Adapazarı İmam Hatip okuluna alarak bitirdiler. Niçin öyle yaptılar Kuran-ı Kerim hocası demiş ki; şöyle şöyle ezberleri yapmadan normal namaz kıldırabilecek şekilde, fevkalade Kuran-ı Kerim'i okumasını öğrenmeden asla mezun etmem sizi demiş. Onlar da bundan korkusuna, 6 kişi kendilerine güvenemediler demek ki İstanbul İmam Hatip okulunu bırakarak Adapazarı İmam Hatip okulundan mezun oldular. Ben üzerime almış olduğum görevi hep ciddiye almışımdır. Mesele kalkamayacak derece hasta olmadığım sürece hiçbir zaman okulu ekmemişimdir. Ancak sene sonunda son birkaç günde, dışarda okuduğum zaman o da İstanbul’da okurken Uşakta oturuyorduk. Dolayısıyla son birkaç gün kala artık notlar idareye verilmiş, şarkılı türkülü eğlenceli geçtiği dönem itibari ile anca bırakıp gelmişimdir. Yoksa sene içerisinde yok ben imtihana bugün hazır değilim, bugün gitmeyeyim okula dediğim vaki değildir. Karnelerimde devamsızlığım hemen hemen hiç yoktur diyebilirim. Çok nadiren hastalandığım falan olduysa o zaman anca bir iki gün öylelikle gitmemişimdir. Onun haricinde titizlikle devam ederim. Almış olduğum görev de böyledir. Mesela il başkanı olarak, 8 senedir il başkanlığı yapıyorum. Herhalde 8 senedir toplantıya katılmadığım 8 defa var mıdır, yok mudur bilemiyorum. Geçmiş gün tam hatırlamıyorum ama eğer zaruri bir şehir dışında olma mecburiyetim yoksa muhakkak toplantıya katılmışımdır. Devam hususunda ciddiye alırım görevimi.

Bu mesleği seçecek kişiler için, İl Başkanlığı yapacaklar için, arkanızdan gelenlere ne gibi tavsiyeler vereceksiniz?

Yöneticilik ayrı bir kabiliyet işidir. Erbakan hocam öyle der. Yöneticide şöyle şöyle vasıflar olması lazım der. Hatta şöyle der; Yönetici olarak doğulur der. Sonradan kazanılmaz der. Rabbim o kabiliyette doğurur insanları meydana getirir, dünyaya öyle gelirler der. Tabi her şeyden önce insanlara hoşgörüyle yaklaşmak durumundadır. Yumuşak olmak durumundadır ve diğer insanlara, yönettiği insanlara kendi yapmadığı şeyleri, yapın dememesi gerekir. Eğer kendisi toplantıların bazıları katılmıyor da, niye katılmıyorsunuz toplantıya diyorsa bu laf tutulmaz, geçersiz bir şeydir. Dikkat etmeli, toplantıyı ciddiye almalı ona göre hazırlanmalı ve her şeyden önce de bu davanın hem şuuruna ermeli, şuuruna erdiği gibi de kendini geliştirmeli bu hususta devam etmeli. İnsanları sevmeli her şeyden önce. Bizde öyledir, bunu bir ibadet olarak kabul etmeli, inancı gereği bunu yapmış olmalı. Dünyalık bana başkan desinler diye değil. Ben başkan olursam şunları şunları elde ederim dünyalık diye değil. Bunun karşılığını Allahtan bekleyerek bu görevi kabul etmiş olmalı. Yani İslami bir şuura sahip olmak lazım.

Zamanı geriye alma fırsatınız olsaydı, geçmişte neleri değiştirmek isterdiniz?

Eğer geriye dönme imkânımız olsaydı öğretmenlikte devam ederdim, öğretmenliği bırakmazdım. Çünkü benim çok malda, hiçbir zaman gözüm olmadı, öyle bir hırsım olmadı. Eskiden de yoktu şimdi de öyle. Şu kadar para biriktireyim, hanlarım hamamlarım, apartmanlarım, fabrikalarım olsun, şöyle arabaya bineyim diye düşünmedim hiçbir zaman. Orta bir yaşantıyı tercih ettim hep. Dolayısıyla para kazanmak için öğretmenliği bırakmış değilim. O zamanın şartları öyleydi hem iş yapıyoruz, hem dükkânımız var. Hem öğretmenlik yapıyoruz. İşte dediğim gibi bizim İzmir Karabağlardan Kemalpaşa’ya arabayla gidip gelmemizi, almış olduğumuz maaş benzin parasını karşılamıyordu. Oradaki işim dolayısıyla bırakmak zorunda kaldım ve o zaman daha bu kadar işin demek ki güzelliğini görememişim. Yani öğretmenliğin ne kadar güzel bir meslek olduğunu, insanlara hizmet hususunda, insan yetiştirmek hususunda ne kadar önemli olduğunu o zaman anlayamamışım demek ki. Dolayısıyla öğretmenliği bıraktım. Şimdi çok açık ve net söylüyorum. Hakikaten ne verirlerse versinler, kesinlikle ve asla hiçbir başka mesleği kabul etmezdim öğretmenlik karşısında, öğretmenliği bırakmazdım.

Büyük kararlar alırken kimlerin düşüncelerini dinlersiniz ve nelere dikkat edersiniz?

İstişare diye bir kavram var. İstişareyi birçok kişi dikkate almaz. Bu meseleyi genel başkanımız her zaman söyler. Evet, hayır mevzusunda orda bir cümle söyledi; düşünmeden evet ama düşünürsem hayır dedi. Düşünmek demek, başka kişilerle de istişare yapmak demek bir yerde. Şimdi Meclis kurulmuş, bir Meclis Başkanı var, Bakanlar var, Başbakan var, Cumhurbaşkanı var. Şimdi biz Cumhurbaşkanının tek adam olmasına karşıydık. Hayır dediğimiz en önemli mevzu bu idi. Şimdi böyle olmakla şu an ki durumu düşünürsek, Cumhurbaşkanı 550 tane milletvekilinden, 550 tane akıldan daha mı akıllı. Bunu, daha akıllı diyebilecek bir akıllı ben göremiyorum. 550 kişi bir tarafa 1 kişi bir tarafa. Bu 1 kişiyi, 550 kişiden iyi düşünüyor demek pek akıllıca bir iş değil. Biz buna hayır dedik. Bazıları uydurdu bilhassa başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, AKP’liler hep dediler işte teröristlerle birlik oldunuz bilmem ne. Bizi terörist merörist enterese etmiyor yani. Biz kimseye bakarak, kendi fikrimiz olamaz mı yani. Doğru tektir, yanlış çoktur. Biz doğru gördüğümüzü söyleriz. Bugüne kadar Milli görüşlü bir tek terörist çıkmamıştır. Dolayısıyla memleket aleyhine çalışacak milli görüşçüyü ben düşünemiyorum, bu milli görüşçü olamaz. Onun için Rabbim de diyor ki, istişare yapın farzdır istişare yapmak. Ama o dalda bilen kişilerle istişare yapmak lazım. Mesela trafik kuralları hakkında istişare yapacaksanız, yayayı alacaksınız, şoförü alacaksınız, trafik polisini alacaksanız ve bunlarla istişare yapacaksınız. Ömründe hiç araba kullanmamış bir adamla trafik konusunda istişare yapamazsın. Yayayı alacaksınız diyorum. Çünkü trafiğin içinde yaya da var. Bunu alırken de işin farkına varabilecek yayayı işe alacaksınız. Yani istişare o hususta bilgili olan kişilerle yapılır. O hususta üstat olan kişilerle yapılır. Türkiye’de garip şeyler olur. Doktordur, Milli Eğitim Bakanı olur. Ne ilgisi olur Milli Eğitimle. Türkiye böyle garip ülkelerden bir tanesi. Yani ömründe hiç ilgisi olmayan görmediği bilmediği bakanlığı alır. O bakanlık bütün Türkiye’yi enterese ediyor. 80 milyon insanı ilgilendiriyor. Siz kaldırıp hiç ilgisi olmayan adamı o mevkiye getiriyorsunuz. Bunlar yanlıştır dolayısıyla istişare çok önemlidir. Herhangi bir hususta, muhakkak istişare yapmak lazım, toplumu ilgilendiren bir husussa. Kendi meselende de istişare yaparsın. Ailende, aileyi ilgilendiren bir hususta istişare yaparsın. Onların fikrini de muhakkak almak lazım diye düşünüyorum.

Hayattaki en büyük korkunuz nedir?

Hayattaki en büyük korkum, imansız göçmektir. 

Herkes doğal yaşamın güzelliğinden bahseder, yoğun iş-güç arasında o hayatı da yaşamak ister. Sizin böyle bir düşünceniz oldu mu, bunca işi gücü bırakıp doğal hayata dönmek istediniz mi?

Evet, doğal yaşamayı istiyorum. Büyük şehirlerde yaşamayı pek istemedim. Bir zamanlar İstanbul İktisat Fakültesinin 1. sınıfını okurken aynı zamanda Fen Fakültesinin son sınıfını okuyordum. Fen fakültesi bitti, çoluk çocuk İstanbul’a yerleşmeyi düşündüm ve alıcı bir gözle İstanbul’u düşündüğüm zaman dedim ki, burada yaşanmaz. Bunu dediğim sene 1976. O zaman aynı zamanda İzmir’de yaşıyordum ama İzmir İstanbul’un yanında bir köy gibi kalıyordu tabi. İzmir’de yaşamak daha kolaydı. Daha sonra Uşak’a geldik. Uşak da, İzmir in yanında bir köy gibi kaldı.
Yaşamak daha kolaydı ama şimdi Uşak’ta da yaşam şartları zorlaşmaya başladı. Yaklaşık 20 yıldır kendi köyümde küçük bir yer, 1 m2'lik bir yer, içerisine bir ev. Bilhassa yazın orada yaşamayı hep düşündüm. Fırsatım olmadı bugüne kadar. Ama şimdi işte gerçi isteğimden çok daha fazlasını verdi Rabbim. Ben 1 dönüm bir yer istedim ama rabbim 33 dönüm verdi şimdi. Orda mantar çiftliği kuruyoruz. Daha henüz ev yapmadık ama zaman zaman orda kaldığımız oldu yazın. Böyle düşünüyoruz İnşallah. Kendi köyümüzde 5,6 haneli bir mahalle. Köy denecek kadar da değil bir mahalle. Orda yaşamayı düşünüyorum. Köyümüzün olduğu yer çok güzel. Gediz nehri içinden akıyor. Dolayısıyla orda yaşamayı düşünüyorum İnşallah.

Hayat felsefeniz var mı?
Bizim hayat felsefemiz inancımız. İnancımız neyi gerektiriyorsa felsefemiz o bizim.

Vazgeçemediğiniz alışkanlıklarınız var mı?

Vazgeçemediğimiz hiç bir alışkanlığımız yok. İbadetimiz var vazgeçemeyiz. Ama bu bir 
alışkanlık değil, inancımız dolayısıyla.

Hayattaki en büyük dileğiniz nedir ya da öncesinde var mıydı, varsa gerçekleşti mi?

Hayattaki en büyük dileğim öncelikle tabi ki ailemden başlayarak, Türkiye’mizin, İslam Ülkelerinin ve bütün insanlığın mutlu ve müreffeh yaşamasıdır.

Müzik ile aranız var mı, dinler misiniz?

Müziği severim. Daha ziyade klasik Türk sanat musikisini, Türkülerimizi severim.

Tercih ettiğiniz sanatçılar oluyor mu?

Tabi, güzel söyleyen herkesi tercih ederim. Tabi ilk başlarda Zeki Müren’ler falan vardı da, onlar gitti. Yalnız bilgisayarımda hala Zeki Müren’ler falan vardır. Onları zaman zaman dinlerim.

 

İdol olarak kendinize örnek aldığınız kişi ya da kişiler var mı?

Peygamberimiz var. Bizim rehberimiz o’dur. Elbette ki Erbakan hocamız da var ama Erbakan hocamızda peygamberimizi rehber olarak almıştır. Dolayısıyla bizim rehberimiz peygamberimizdir, idolümüz o’dur.

Hiç unutamadığınız anınız varsa anlatır mısınız?

Parti İl Başkanı olarak, Erbakan hocamla son döneminde evinde bir ziyaretimiz olmuştu. Nevşehir’de bir toplantımız vardı. O toplantıya 5 kişi bir arabayla gitmiştik. O arkadaşlara dönüşte dedim ki; hocamızı bir ziyaret etsek öyle geçsek dedim, Ankara’dan dönüyoruz. Onlarda tamam dediler. Telefon ettik, gelebilirsiniz dediler. Akşam yatsı arası oraya vardık. Başka arkadaşlarımız da vardı, ziyarete gelenler. Sıra bize geldi. Bize ikram ettiler öncelikle orda sonra içeriye girdik. Yatsı namazı vakti gelmişti. Erbakan hocam yatsı namazı kılalım dedi. Arkadaşlarda beni geçirdiler öne, beraberce bir yatsı namazı kıldık orda. Yatsı namazından sonra genişçe bir yemek masası vardı. Herkes rahat ettiği yere otursun dedi. Neyse oturduk beraber. Hocamın orada bir düsturu var onu unutmuyorum. Ondan sonra ben de onun gibi davranmaya gayret ediyorum. Dedi ki ilk söz misafirindir. Buyurun bakalım ne istiyorsunuz, ne söylememi istiyorsunuz dedi ve biz de özür dileyerek, bir tane arkadaşımızı aramızdan sözcü seçmiştik dedi ki; sizi özledik, dolayısıyla bir elinizi öpmek istedik. Ziyaret etmek istedik. Onun için ziyaret etmeye geldik dedi. Arkadaşlar dedi beni sözcü olarak seçti onun için ben cevap vereyim dedi. Böylelikle hoş geldiniz dedi, çaylarımız geldi. Hocam anlatmaya başladı. 5 kişiye 3,5 saat anlattı. Anlatmış olduğu şey neydi? Milli görüştü. Temel esaslarımızdan tuttu, günümüze o günkü toplantımıza oraya kadar 3,5 saat anlattı bize ve 3,5 saat hiç kimse çayından bir yudum almadan önünde öyle bekledi. Böyle bir anımız oldu. Ondan sonra bir daha zaman zaman geniş toplantılarda bir araya geldik ama öyle dar alanda bir toplantında sohbetini dinleyemedik.

Mesleğinizi Uşak’ta icra ediyorsunuz, Uşak denilince ne söylemek istersiniz, hayalinizdeki Uşak nasıl bir Uşak?

Uşak kıymeti bilinmeyen bir şehir. Önceki Uşaklılar çok girişimci insanlarmış, eski Uşaklılar, ilçe olduğu dönemde bilhassa. Türkiye'de işlenen küçükbaş hayvan derisinin %70'i Uşak’ta işleniyordu. Uşakta 3 tane büyük kumaş fabrikası vardı. Dolayısıyla, Türkiye'de ilk derler ama kazalar içerisinde ilk elektrik fabrikası uşakta kurulmuş. Kömürle çalışan elektrik fabrikası. Niye işte fabrikalar dolayısıyla elektrik öyle gelmiş. Ayrıca yine bankanın kurulması, Osmanlı bankasının kurulması bu fabrikalar dolayısıyla kurulmuş. İlkler şehri denmesi boşuna değil. Böyle girişimci insanları vardı Uşak'ın. Tabakhane mesela, daha önceden derici sokak denir, Uşak'ın Dokuzsele çayının üst tarafındayken tabakhane daha sonra aşağı kentsel dönüşümün yapıldığı yere indirildi. Sonra Çanlı'ya taşındı, şimdi de oradan başka yere taşındı. Ben şuna inanıyorum Uşak'a dosdoğru Belediye Başkanı seçilemedi bugüne kadar. Eskiden beri, benim çocukluğumdan beri böyle Uşak'a dosdoğru bir Belediye Başkanı seçilemedi. Uşak’ı gerçekten seven, ilerisini, 50 sene 100 sene sonrasını düşünerek Uşak'a yatırım yapan bir belediye olmadı. Hâlihazırda dikkat ederseniz, bugün yapılıyor sokak ertesi gün kazılmaya başlıyor. Daha ertesi gün başka şey. Ben Uşak'a geldiğimden beri benim yolumun kanalizasyonu 3 sefer değişti. Düşünebiliyor musunuz? Fakat ne zaman yapıldıysa, daha önceki ecdadımız ne zaman yaptı orasını bilmiyoruz. Uşak’ın yerlileri bunu bilir, görür. İstasyon caddesindeki kanalizasyon sistemi vardı. Orayı sökemediler, çok zorluk çektiler bugünün makineleriyle bile. İçinden neredeyse bir kağnı geçecek şekilde veya araba geçecek şekilde kemerlerle örülmüştü. Anayollar ana caddeler öyleydi. Şuan bile hala sel basıyor. Benim oturduğum sokak kısa bir sokak. Şimdi yeniden yapıldı, asfalt atıldı, kaldırımlar yapıldı. Bir dünya masraflar yapıldı. Ama biraz yağmur yağdığı zaman ben kaldırımdan aşağıya inemiyorum. Yani Uşak'a ehil belediye başkanı çok uzun zamandır gelmedi. 60 senedir, 70 senedir gelmedi. Düşünebiliyor musunuz, tabakhaneyi şehrin içinden dışına çıkartmış ama nereye çıkarmış. Sebze bahçelerini kaldırmış oraya tabakhane yapmış. Ben çok iyi hatırlıyorum o sebze bahçelerinde öyle lahanalar olurdu ki bir insan kaldıramayacak şekilde. Uşak'ın yerleşim alanlarına bir bakın hep düz ovanın üzerlerine yerleşim alanı yapılmış. Dolayısıyla yapılacak olan sebze bahçeleri falan hepsi kalkmış ortadan. Hakeza mesela bir şeker fabrikası yapılmış. O şeker fabrikası yapılırken o zamanın şartlarında kamyon yok, taşıyacak vasıta yok. Havaalanının olduğu yer Kalfa arazisi ve civarı, oradan kalkacak olan pancar o fabrikayı idare edebilecek durumdayken şimdi kaldırmış havaalanı yapılmış. O güzelim arazi havaalanına tahsil edilmiş ve yıllardır dosdoğru çalışmayan bir havaalanı, heder olmuş toprak. Şimdide o verimli toprakların üzerine hastaneler yapıldı. Adliye yapıldı. Emniyet müdürlüğü yapılıyor hala. Uşak’ın kuzey tarafı dağlık bölge. Şehrin rahat altyapısı olabilmesi için, çalışabilmesi için meyilli araziye ihtiyaç var. Verimsiz araziye kurulur şehirler. Ama maalesef biz, en verimli arazilerin üzerine şehir kuruyoruz. Kimin organizesiyle yapılıyor bunlar, Belediyenin. Yani imar durumunu belediye hazırlıyor. Ama ben uşakta hala makro ölçüde bir imar durumunu bilmiyorum, duyamadım ve düşünmüyorum. Öyle şeyler var ki sokaklarda, aynı sokak üzerinde, yeni yapılan binaların üzerinde birisi iki metre önde diğeri iki metre geride aynı sokakta yan yana. Yani Uşak şehir olarak dosdoğru gadre uğramış bir şehir. Türkiye’de ilk şeker fabrikası kurulan en güzel şekeri üreten şeker fabrikası burada. Geçmişimiz, ecdadımız bunu yapmış ve halkın parasıyla bunu yapmış. Devletin o zaman fabrika yapma imkânı olmadığı halde Molla Ömeroğlu denilen bir zat çıkmış bunu yapmış. Allah razı olsun Allah gani gani rahmet eylesin. Uşak’a devletin yatırımı yok. Devlet bir tek fabrika yapmamış Uşak'a. Devletin yatırımı hiç yok. Ama Uşaklı ecdadımız bunu zamanında görmüş. Şimdi tabakhane öyle gitti. Halıcılık vardı, halıcılık bitti hemen hemen. Fabrikalar, dışarıdan gelen insanlar burada fabrika kuruyorlar. Şehircilik açısından maalesef böyle bir durumdayız. Uşak sahipsiz yani.

Bize biraz ev ve özel hayatınızdan bahsedebilir misiniz?

Saat 12, 1 gibi yatarım. Sabah namazı ne zaman olursa o zaman kalkarım. Sabah namazına kalkarız bazen daha erken kalkarız. Kış günleri sabah namazından sonra hiç uyumam. Sabah belli ibadetlerimiz var onları yaparız. Millî gazete okumazsak kendimizde bir eksiklik hissederiz. Bu arada ben bütün Uşaklı kardeşlerime Milli gazeteyi okumalarını muhakkak tavsiye ederim. Yani para vermek istemeyen olursa en azından internetten baksınlar okusunlar. Baş sayfasını bile okusalar çok önemli. Ben şunu açıkça ve samimi olarak söylüyorum. Eğer Türkiye'de ne olup bittiğini hakiki manada öğrenmek istiyorlarsa yalansız, gerçek olarak öğrenmek istiyorlarsa muhakkak milli gazete okumaları lazım. Çünkü medya kuruluşları maalesef birilerinin güdümünde. Biliyorsunuz, 28 Şubat kararlarını alan askerlerin bazıları şunu demiştir. Medya bizi yanılttı. Yanlış kararlar alındı ve 28 Şubat hadisesi oldu demiştir. Çünkü medya 4. kuvvet olması gerekirken 1. sıraya yükselmiştir maalesef. Herkes yerinde rahattır. Bir bina yapsak binaya gümüş altın kullansak olur mu, olmaz. Ne gerekiyor? Pişirilmiş tuğla gerekiyor. Eskiden öyle yapılırdı. Tuğla işlenir, ama çivi çakılacak yerlere köpeklik koyarlardı ki, köpeklik çiviyi bir daha tuttumu asla bırakmazdı. Peki, taş yerine ağaç, ağaç yerine taş kullanılabilir mi? Kullanılamaz. Aynen onun gibi. Yani medya hangi sırada ne olması gerekiyorsa öyle olmalı. Ama medyayı birileri ele geçirerek maalesef memleketin düzenini bozmakta. Sıralar yer değiştirmekte. Onun için medyayı kullanmak lazım. Ev ve özel hayatım demiştiniz. Gazetemizi okuruz. Günlük yapmamız gereken saatli, vakitli işler olursa onları yaparız. Yok ise partimiz ile ilgili çalışmalara hazırlığımızı yaparız. Sonra fırsat bulursak partimize geliriz. Fırsat bulursak köyümüze gideriz. Bir şeyler okuruz. Öyle devam ederiz günlük hayatımız öyle geçer. Ailemize gelince. 4 tane evladımız var. Hanımla beraber 6 kişiyiz. Elhamdülillah. 4 evladımızın 4üde evlendi. 4üde Uşak’ta. Damatlarımız da Uşak’ta. Oğlumuz, gelinimizde Uşak’ta. Bunların hepsi milli görüş teşkilatı içinde görevlidir. Damatlarımızda öyle gelinimizde, oğlumuzda öyledir. Her biri ya AGD gençlik teşkilatımızda görevlidirler veya partimizde görevlidirler. Biraz önce kapıyı açan da kızımdı. Hanımımız zaten İl yönetiminde görevli. Oğlumuz İl yönetiminde görevli. Çocuklar, küçükler de yaz tatilinde AGD'ye giderler. Orada eğitim alırlar. Biz de milli görüşün dışında Elhamdülillah kimse yok. 8 tane torunumuz var. Memnunuz hepsinden Elhamdülillah. Rabbim herkese daha iyisini nasip etsin inşallah.

Eşinizle nasıl tanıştınız, tanıştığınız günü hatırlıyor musunuz?

Eşimin babası benim hocamdı. Dolayısıyla eşimi küçük yaştan beri tanıyordum. Öyle bir şey oldu ki 69 senesinde ben İstanbul İmam Hatipten İzmir İmam Hatip’e geçtim. Kayınpederim de burada imamdı. Aynı sene tayini İzmir’e çıktı. Dolayısıyla orda devam ettik 69 senesi itibariyle. 74 senesi itibariyle de sözlendik.76 senesi içerisinde de, 2 sene tahsilimiz dolayısıyla, 2 sene sözlü olarak kaldık. Sonra aynı sene içerisinde nişan ve düğünü yaptık. Yani tanıdığım, bildiğim bir ailenin kızı bir de. 

Baba olmak nasıl bir duygu?

Baba olmak çok mesuliyetli. Ben yeterince babalık görevimi yapabildiğimi düşünmüyorum. İşlerimiz dolayısıyla olsun, çocuklarımızla çok fazla meşgul olamadık. Ama evlat olarak ben hepsinden memnunum. Benden ziyade annelerinin etkisi çoktur. Genel olarak zaten annelerin çocukların üzerinde çok büyük etkisi vardır. Bunun için kız çocuklarının çok daha iyi yetişmesi lazım. Çünkü onların yetiştirdiği evlatlar bu memleketi idare edecek diye düşünüyorum. Annelerin etkisi çocukların üzerinde çoktur. Muhakkak her hafta gelirler, çocuklar, torunlar gelirler. Birlikte oturur, sohbet ederiz, yeriz içeriz. Bir hafta birisi gelmediği zaman çok büyük eksiklik hissederiz, özlem hissederiz. Rabbim kimseyi ayrı bırakmasın. Dolayısıyla babalık çok ağır mesuliyeti olan bir iş ama o kadar da güzel ve zevklidir. Anne ne kadar müşfik, şefkatli ise ki muhakkak öyledir, muhakkak babanın otoritesi de şarttır. Otoriteden kastım onlara sert olmak, dövmek, sövmek manasında asla değil. Döverek söverek ben terbiye edileceğine inanmıyorum, asla böyle bir şey yok. Ama ciddi durmak, sözünün eri olmak, kendisinin yapmadığını çocuğuna yap dememek, yani kötü şeyleri kendisi yapsın çocuğuna bu kötüdür yapma desin. Böyle bir şeyi hiçbir zaman tasvip etmiyorum, doğru olan bir şey değil. Onun için bir baba bütün evlatlarına örnek olmak zorunda. Çocuklarına da, çevresine de örnek olmak zorunda. Dolayısıyla muhakkak mesuliyeti ağırdır. Evi geçindirme, helalinden eve rızık getirme mecburiyeti vardır. Tabi evde annenin görevi de bu kazanımları en iyi şekilde değerlendirmek görevi de ona aittir. İç işleri bakanıdır.

 

 

Kitap okur musunuz?

Kitap bir zamanlar çok okuyorduk ama şimdi fazla okuyamıyoruz. Hem biraz yaşımızın ilerlemiş olması dolayısıyla. Şunu söyleyeyim bir zamanlar bir gecede 450 sayfa kitap okuduğumu bilirim ben. Kitabın adını da unutmuyorum. Bunu okuduğum zaman sene 64 falandı. ‘’Akıncılar’’ diye bir kitap vardı. Zannediyorum Cüneyt Arkın o Malkoçoğlu’nu falan da o romandan alarak filmleri çevirmiş herhalde. Onu bir gecede bitirdiğimi hatırlıyorum. O zaman bizde elektrik de yoktu. Gaz lambasının ışığında öyle bir kitap bitirdiğimi bilirim. Yani kitap okumayı aslında severim. Okumuş oluğum birçok eserler vardır.

Sizi derinden etkileyen bir kitap oldu mu?

Kişinin kendisine hitap eden tüm kitaplar etkiler. Şimdi şu desek mümkün değil. Mesela hemen hemen her gün en az 1 cüz kuran okurum, 20 sayfadır. Bunu okumak bana hiç zor gelmez. Çok rahatlıkla okurum. Mesela öyle ki 10 saatte bir hatim yaptığım olmuştur bir gün içerisinde. Bir Ramazan günü. Kuran-ı Kerim'imizi biliyorsunuz. 600 sayfadır Kuran-ı Kerim. 10 saatte onu bitirdiğim olmuştur. Okumaya başladım mı okurum. Ama işte ona vakit olacak ve kafa yapısı uygun olacak. Kafam sakin olacak, düşünmem gereken bir şey olmayacak. E tabi bu İl başkanlığı görevindeyken bu kadar sakin olmak mümkün değil. Kendini oraya verebilmek mümkün değil onun için. Kendimizi veremediğimiz içinde kendimizi vermemiz biraz zorlaşıyor. Anlamadan farkına varmadan. Okuyorsun bir şeyler ama öyle okuyorsun, o zaman da sıkıyor tabi okuyamıyoruz o zaman.

Tarihte bir kahraman olsaydınız kim olmak isterdiniz?

Her hadise karşısında insanoğlu kendisine muhakkak bir rol biçer. Mesela bir film izlerken kendisine bir rol biçer. Bunu söylemek biraz zor. Kendini birine benzetmek biraz zor ama elbette ki herkesin tasvip edebileceği, beğenebileceği işler yapan birisi olmak isterdim. Herkese faydası olan işler yapan birisi olmak isterdim.

Hayat tecrübelerinize dayanarak, gençlere ne tür tavsiyeler vermek istersiniz?

Bu çok önemli bir hadise gençlerimiz için. Ama gençler genel olarak şimdi bilhassa, benim yaptığım benim düşündüğüm en güzeli diyor. Pek büyükleri dinlemiyorlar. Şimdi bir kere Liseden önce telefon almalarını tasvip etmiyorum. Ayrıca elde telefonla dolaşarak, hiç durmadan sanal medyayla uğraşmalarını hiç tasvip etmiyorum. Elbette ki bakılacak şeyler vardır ama hayat kısa. Ben şimdi görüyorum ki kişiler televizyon ya da telefonla günlerinin yarısını öyle geçiriyorlar. En büyük yanlış burada. Büyüklere ve gençlere, hepsine birden tavsiyem şu; öncelikle dinimizi öğrenmek durumundalar. Bu hususta bir hadiseye şahit oldum. Hani dini öğrenmek zorundalar dedim ya. İnönü Üniversitesinde doktorasını yapmış bir hanımın, Erbakan hocamın vefatının sene-i devriyesinde, Erbakan sempozyumunda bir tane hanım çıktı oradan. Doktorası Erbakan hocaymış, onu anlattı ve dedi ki ben 5 senede tamamladım doktoramı dedi. İlk 2 sene Erbakan Hoca ne yazdıysa, ne söylediyse okudum ama hiçbir şey anlamadım dedi. Ondan sonra bana tavsiye ettiler, İslam dinini araştırdım 2 sene dedi. Ondan sonra tekrar döndüm Erbakan hocayı araştırdım, ondan sonra, dinimizi öğrendikten sonra Erbakan hocamızı anlamaya başladım dedi.1 yıl içerisinde tamamladım ondan sonra dedi. Dolayısıyla ben bunun altını çok çizerek söylüyorum. Gençlerimiz bilhassa, duydukları her şeyi hemen kabul etmesinler, hemen inanmasınlar. Kimden gelirse gelsin, duyduğu ne olursa olsun. Şu ya da bu fert olarak ayırmıyorum. Geçmiş tarihte de olabilir. İçinde yaşadığımız zamanda da olabilir. Kimden ne duyarsa duysun, gazetede okusun, televizyon da dinlesin,  ne dinlerse dinlesin asla ve asla hemen kabul etmesinler. Ama öncelikle dini öğrensinler ki hiç yanlış olmayan, asla ve asla uydurma olmayan, hiçbir kişiye menfaat sağlamayan hükümler ancak Kuran-ı Kerim de ve Peygamberimizin Hadislerinde vardır. Öncelikle bunu öğrenecekler. Sonra da bu duymuş oldukları şeyleri o bilgileriyle kıyaslayacaklar. Eğer duydukları şey Kura-ı Kerim'e ve Hadisi Şerif'e uygunsa o zaman onu doğru olarak kabul edebilirler. Kimden gelirse gelsin. Şimdi hemen dinimizce uygun yaşam şeklini ben şöyle tarif edebilirim. Gün 24 saat. Bu 24 saati öyle ayırmış ki Rabbimiz. 8 saatini ibadetle, 8 saatini çalışmakla, rızk kazanmakla. 8 saatini de istirahatle geçirmemiz gerekiyor. Bunların haklarının arasında asla birbirine hak geçirmemek lazım. Bu yaşantıyı sağlayabilen çok nadir insan vardır. Eğer bu şekilde çalışan kişi olursa, hayatta başarılı olmaması mümkün değil. Buna benzer, bizim dinimiz öyle bir din ki daha önce gelmiş olan Semavi dinler gibi değil. Onlarda hak dindir. Ama onların hükmü bitmiş, en son bizim dinimiz gelmiştir. Bizim dinimiz, gerek Kuran-ı Kerim'de olsun, çok teferruatı Peygamberimizin hadisindedir orda vardır. Eğer orda da yoksa daha sonra ilam âlimleri bunlara dayanarak kıyas yapmışlardır. Affedersiniz tuvalete nasıl girileceğinden, nasıl evlenmesi gerektiğinden, nasıl çocuk yetiştirmesi gerektiğinden, insanlar arasındaki muameleden, bir sofraya kimlerin oturabileceğine kadar Kuran-ı Kerim'de ayet vardır. Bir sofrada oturup, dinen sakıncalı olmadığı şekliyle kimlerle oturulup yemek yenebilecek bunlar yazılıdır. Tüm hayatımız nasıl yaşanılacaksa orda bildirilmiştir. İşte onlara bakarak duymuş olduğumuz görmüş olduğumuz şeylere ona göre karar vermeliyiz. Ona göre uymalıyız veya uymamalıyız. Ben naçizane gençlere bunu tavsiye ediyorum. Çünkü bildiklerimizi ne kadar söylesek ne kadar anlatsak muhakkak noksandır eksiktir. Ama Rabbim hiç eksik bırakmaz. Peygamberimiz de hiç eksik bırakmamıştır. Şimdi yerli ve yabancı birçok âlimler Peygamberimiz ‘in hadislerini alıyorlar, bakıyorlar. Teknoloji, ilim o kadar ilerlemiş olmasına rağmen anca onların buldukları Peygamberimizin sözlerini anca izah edebiliyor. Mesela şu anda aklıma gelen birisini söyleyeyim. Peygamberimiz demiş ki; 'Eğer bir yemeğin üzerine sinek düşerse sineği biraz daha batırın ve çıkarıp atın. Yemek temizdir' demiş. Şimdi mantıken düşünelim. Sinek oraya değdiği zaman ayaklarındaki mikropları bıraktı. Batırırsan ne varsa, vücudundakini de bıraktı gibi geliyor değil mi? İşte öyle değil. Sonra batılı âlimler Peygamber yalan söylemez demişler. Bunu incelemişler. Bakmışlar ki, sinek konduğu zaman ayaklarındaki mikrobu bırakıyor. Ama sineği biraz daha batırırsanız kurtulmak için debeleniyor, kanat çırpıyor, ayaklarıyla debeleniyor ve o zehirleri öldürecek panzehir bırakıyor o zaman. İlmen tespit edilmiş hadiseler bunlar. Oruç tutmanın insan sağlığına verdiği faydalar. Belki insanlarımızın yarıdan fazlası şimdi çok kilolardan rahatsız. Bu kiloları nasıl verebiliriz düşüncesi içindeler. Falanca artist incelmiş, o şöyle şöyle tatbikatta bulunmuş, yemeyi içmeyi şöyle yapmışta dolayısıyla kiloları vermiş. Şu kadar kiloydu bu kadara indi falan filan. Bakın Peygamberimiz bir metot koymuş ortaya, başkasına gerek yok ki. O metot belli, tek çeşit yemek yiyeceksin bir. İki acıkmadan yemeyeceksin. Üç doymadan kalkacaksın. İşte bütün hastalıkların reçetesi bu. Bütün kiloları vermenin reçetesi bu. Buna uysak rahatlıkla hiçbir problemsiz yaşayacağız. Ama buna uymuyoruz biz. İmkânı olan ne bulursa, haddini aşarak yiyor ve o kadar çok çeşit yiyor ki. Bir tane röntgen mütehassısı arkadaşım vardı. O incelemiş şimdi. Yenilen her yemeği biz karışıyor zannediyoruz midede değil mi? Diyelim bir çorba yedik, arkasından bir sebze yedik, arkasından et yedik, arkasından pilav yedik, arkasından ayran içtik, tatlı yedik. Bunların hepsi karışır midede dolayısıyla öyle hazmedilir. Hayır. Doktor dedi ki bunlar katman meydana getiriyor midede ve hepsi ayrı ayrı hazım oluyor diyor. Şimdi mide bir kap yemeğimi daha rahat hazmeder? Bu kadar çeşitli şeyi mi daha rahat hazmeder? Elbette ki çeşit arttıkça midenin hazmı zorlaşıyor. Dolayısıyla Peygamberimiz tek kap yemek yemiş. Hatta şöyle bir hadise anlatılır. Bir gün Hz. Ayşe validemiz üç kap yemek koymuş. Peygamberimiz gelmiş ve demiş ki Ne o hanım misafir mi var demiş. O da hayır demiş. E üç kap yemek koymuşsun. Bugün içimden öyle geldi demiş. Desene demiş soframız firavun sofrasına döndü. Şimdi evde tek kap yemek yiyen insan düşünelim. Uşak’ta kaç tane vardır? Veya var mıdır? Tek kap yiyip sofradan kalkan devamlı. O zaman biz İslam’la ne kadar bağdaşıyoruz. İnancımızla. Biz Müslümanız Elhamdülillah. Ben Müslümanım diyen insan Müslümandır. Biz onun inancına karışmıyoruz. Ama yaşantımız ne kadar uyuyor acaba. Bunun içerisinde şahsım da var. Yani ben kendimi ayrı tutmuyorum. İşte öncelikle İslam'ı öğrenmemiz lazım. Gençlerimizin öncelikle bunu öğrenmeli ve öğrendiğini de yaşamalı. O da yetmiyor. Biz öğrendiğimizi yaşamaya çalışıyoruz, inancımız dolayısıyla ve o yaşamaya çalıştığımız kısmını da başka insanlarda o güzellikleri yaşasın diye çalışıyoruz. Bu partinin kuruluş amacı budur. Bütün insanların, güzellikler içerisinde olmasını rahat ve huzur içerisinde olmasını, müreffeh yaşamasını, sırf bu dünyasının değil, öbür dünyasının da mamur olmasını, orda daha rahat etmesini arzu eden insanların bulunduğu yerdir bu parti. Onun için biz diğerlerinden çok farklıyız. Biz İslam medeniyetini bütün medeniyetlerin üstünde olduğunu kabul ederiz. Bir zamanlar başımızdaki büyüklerden birisi öyle dedi. Avrupa’nın medeniyeti bizi geçti dedi. Biz asla bunu kabul etmiyoruz. İslam medeniyetini hiçbir medeniyet yenemez. Ama biz İslam medeniyetine uygun olarak yaşamıyoruz. Yenilen biziz. Biz ne zaman inancımız İslam dinine göre yaşadık. Biz en üstte oluruz ve bütün Dünya Müslümanları da rahat eder. Bütün insanlarda rahat eder. Çünkü İslam medeniyeti, bütün insanlara inmiştir. Yani yalnız Müslümanları kayırmaz. Bu arada gayrimüslimlerin de dinidir. Onları da kayırır. Onlara göre de kanunları vardır. Onların da rahat etmesini sağlar. İslam adaleti önünde, Müslümanla gayrimüslim ayrımı asla yapılmaz. Suçlu kimse o suçunun cezasını çeker. Hak sahibi kimse o hakkını alır.

Saadet Partisini 10 yıl sonra nerede görüyorsunuz?

Saadet Partisi 10 yıl sonra nerede olur, onu Rabbim bilir. Biz bilemeyiz. Ama şuna inanıyoruz ki Saadet Partisi 10 yıl sonrada İnşallah, aynı idealler doğrultusunda hedefini şaşmadan devam edecek. Nasıl ki 49 yıldır aynı hedef üzerindeyse, İnşallah 10, 20, 30, 40, 50 yıl sonra da aynı hedeften şaşmadan devam edecektir İnşallah. Devam edenlerin görev aldığı parti olacaktır Saadet partisi. Rabbim İnşallah bunu bozmaz. Temennimiz dileğimiz o. Onun haricinde nereye geleceğini Rabbim bilir. Biz çalışmakla mükellefiz. Rabbim, bu topluluk nasıl bir yönetime layıksa onu öyle yöneltecek yöneticiler verir. Bu Saadet partisi olur, Ak parti olur, CHP olur, MHP olur başkası olur onu biz bilemeyiz. Nasıl yönetileceğini ancak Rabbim bilir, o karar verir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI