Yaz günlerinin vazgeçilmezi DAVUL sesleriyle yapılan eş-dost-akrabanın ne zaman EVERECEKLER diyerek tacizine dayanamayıp hadi başı bağlansın diye çoğu zaman severek değil görerek görücü usulüyle yapılan EVLİLİKLER....
Bizler şanslı olsak da birçok insan hala bu şekilde evleniyor yani başı bağlanıyor.
Neden başı bağlamak?
“BAŞI BAĞLI OLMAK" deyimi, Türk töresinde evli veya nişanlı olmanın ötesinde bir kişiye ya da otoriteye bağlılık ve sadakati ifade edermiş. Gelinlerin evlendikten sonra başlarını bağlaması evlilik bağını simgelerken, savaşçıların başlarına bağladıkları bant ise bağlı oldukları Kağan veya Bey'e sadakatlerini, rütbelerini ve kimliklerini gösteren sembolik bir işaretmiş. Bu nedenle Türkçedeki "başı bağlı" deyimi kökenini eski Türk kültüründeki aidiyet ve bağlılık anlayışından alıyor.
Türk kültüründe evlilik, sadece iki insanın bir araya gelmesi ya da "izdivaç" kelimesinin ötesinde, çok daha köklü ve sosyolojik bir dönüşümü ifade eder. Evlilik genç bir kızın veya erkeğin baba ocağından ayrılarak yepyeni bir dünya, müstakil bir ev kurması demektir. Halk dilindeki o meşhur "başını bağlamak" deyimi, aslında bireyin hayattaki yönünü çizmesini ve evlenen kızların artık bu hayatta "yalnız olmadıklarını" simgeler. Nişanlılık dönemini ifade eden "adaklık" evresiyle başlayan bu yolculuk, bireye sadece toplumsal bir statü değil, büyük bir olgunluk da kazandırır. Benim nişanlandığım zamanda kurban getirme işine çok takılmıştım. Üzerine benim için alınan hediyelerin bazıları bağlanmıştı. Ama benim için kesileceği düşüncesi günlerce rüyalarımda korkular yaşamama sebep olmuştu.

Topluma karşı büyük yükümlülüğümüz olmadığını düşünerek geçirdiğimiz anlardan yuva kurduğumuz ana geçerken, ciddi bir sorumluluk üstlendiğimizi de evlenme esnasında anlamıştım. Acaba vazgeçsem mi dediğim zamanlar da oldu. Ama bir aile olma fikri çok çok çok ilginçti ve kendimi önemli hissetmiştim. Bu durum Türk geleneğinde evlenen ve bir aileyi yönetebilen birey artık hem toplumda hem de devlet hayatında söz sahibi olabilecek olgunluğa erişmiş olarak görülmesi demekti. Ben de artık BİZ olarak yaşama ve otorite olarak görülme heyecanını yaşamıştım.
GELELİM DÜĞÜNE……………………..
İstemesinden, gelin almaya; altın takılarından yapılan yemeklere kadar bir mizansendir DÜĞÜN. Nedir mizansen ??? Fransızca “mise en scène” ifadesinden gelir ve "sahneye koymak" demektir. Aslında düğün de başlı başına bir merasim mizansenidir. Kız istemeden söz kesmeye, nişandan gelin almaya, altın takma töreninden ikram edilen yemeklere kadar her ritüel belirli bir sıra, anlam ve sembolizm içinde kuşaktan kuşağa aktarılan bir sahne düzeninin parçasıdır. Bu nedenle düğün, rastgele gelişen bir kutlama değil; toplumun kültürel hafızasını, geleneklerini ve değerlerini yansıtan, her ayrıntısı anlam taşıyan bir mizansendir. Bu mizansen içinde gelin ve damat bir oraya bir buraya savrulur durur. Her şeyi yapmaya herkesi dinlemeye çalışan ama stresten içleri titreyen 2 yaprak gibi……….

Anneannem ve Dedemin Düğün Merasimi
Bu mizansenin en can alıcı noktası ALTIN TAKMA işidir ki bu işi ben istemem, ben takmam, ben almam dese de herkes üzerinde altınları görünce kendisini iyi hissetmiştir.
Her aile bütçesine göre düğünlerde gelin ve damada ama çoğunlukla geline altın takar. İstedikleri sorulur geline ve almaya çalışılır. Bizim çocukluğumuzda rahmetli eniştem gelini istedi diye 2 metrelik zincir takmıştı. Gelin öyle zayıftı ki zincirin boyutunu ve gelinin boynunda 2 kez dolanıp boynunu öne eğer vaziyeti görünce, çocukluk işte çok şaşırmıştım. Halbuki birçok kadın hiçbir sosyal güvencesi olmadığı için evlenirken kendisine bir güç istiyordu. Hele de tarlada çalışıp sadece köy okuluna gitmiş şehri hiç görmemiş kadınlar için bu kaçınılmaz bir istek olmalıydı. Öyle altınla çok işim olmaz ama köy düğünlerinde daha fazla rastladığımız 5’i BİR YERDELER aklıma geldi.

Beşibiryerde, ön yüzünde “Türkiye Cumhuriyeti” yazısı ve basım tarihi, arka yüzünde ise Atatürk'ün profilini taşıyan Cumhuriyet altınlarının bir araya gelmesiyle oluşuyormuş. Ben takmadım ama sadece değerli bir ziynet eşyası değil, düğünlerin vazgeçilmez sembollerinden ve kuşaktan kuşağa aktarılan en kıymetli aile emanetlerinden biri. Eski Türk geleneğinde geline takılan ziynetler yalnızca birer süs veya servet göstergesi değil, aynı zamanda yeni kurulan yuvaya verilen mesajlarmış. Bu anlayışta 5 sayısı özel bir anlam taşırmış: Birinci altın Gök Tanrı'ya olan inancı, ikinci altın devlete ve millete bağlılığı, üçüncü altın töreyi, cesareti ve sadakati, dördüncü altın aile birliğini ve eşe bağlılığı, ortadaki büyük beşinci altın ise evliliğin ölümden sonra da süreceğine dair temenniyi simgelermiş. Bu nedenle BEŞİBİRYERDE, sadece beş altının yan yana dizildiği bir takı değil; inanç, devlet, töre, aile ve ebedî birliktelik üzerine kurulmuş kadim bir kültürün sembolü olarak hala gündemde.
Bu işi de abartanlar var tabi altından elbiseler, 45 kiloluk geline 50 kilo emanet altın takanlar ya da hiç paraları olmasa da itibarımız sarsılmasın diye krediyle altın alanlar.
Siz siz olun itibarın parayla ya da altınla değil içinizdeki karakterli, erdemli, vakur ve temiz ruhla ilgili olduğunu unutmayın.
Sevgilerimle….







