Eğer evde künefe yapmak isteseydik Bozzade ustasının deyimiyle; Gaziantep, Şanlıurfa ve Hatay’ın eşsiz mirasından ilham alan künefe için tuzsuz Antakya peyniri, Şanlıurfa’nın sade yağı ve Gaziantep’in fıstığının buluşmasıyla ortaya çıkan pancar şekerinden hazırlanan şerbetiyle muhteşem bir tatlı diye başlardık sözümüze. Ve usta tam tarifi vermese de sanırım meslek sırrı, Google sağ olsun gramıyla tarif etti bize.

Ama Osmanlı döneminde bu tatlıyı yapmak isteseydik nasıl ölçü kullanırdık. İşte sizin için aşağıya önke ve okka ölçülerini kullanarak tarif yazdım.
Künefe (Antakya Usulü) Tarifi İçin Malzemeler
400 gr kadayıf :0,20 önke kadayıf: 0,33 okka kadayıf
300 gr Antakya peyniri:0,15 önke Antakya peyniri: 0,25 okka Antakya peyniri
60 gr sadeyağ (Urfayağı): 0,03 önke sadeyağ: 0,05 okka sadeyağ
50 gr özel pekmez:0,025 önke pekmez:0,04 okka pekmez
Şerbet için: 2 bardak pancar şekeri, 1,5 bardak su, 1-2 damla limon. Üstüne Antep fıstığı.
Osmanlı Kanunnamelerinde önke, “Sade yağın kantarı iki yüz otuza olsa, altı yüz dirhem ki ana bir önke dirler” diye tanımlanır. Okka ise Osmanlı'da kullanılan, latincede uncia denilen 12’lik kelimesinden türemiş. Hesap kitap yapınca bir önke yaklaşık 1,9 kilo, bir okka ise 1,2 kilo ediyor.
Peki niye tartılardan girdik? Eskiler okkayı çok sık kullanırdı; pazarda, çarşıda, mutfakta… Bugün bu cümleyi daha çok özgüven sorgulaması olarak kullanıyoruz ama eskiden işin matematiği de gayet netti. Çünkü Osmanlı’da tartı meselesi bugünkü enflasyon tartışmalarından bile daha ciddiydi. Eskiden esnaf, özellikle fırıncılar ve kuyumcular, kadıdan yetki alan muhtesipler tarafından denetlenirdi. Terazisi doğru çıkanın tartısına padişah tuğrası vurulur, “imtihan oldu” ya da “ayar oldu” damgası basılırdı. Yanlış tartı kullananlara ise kulaktan çivileme, falaka ve esnaflıktan men gibi her ne kadar adaletli görünse de biraz vahşi “bedensel geri bildirimler” verilirdi. Yani Osmanlı’da tüketici hakları, kelimenin tam anlamıyla, kulağa küpe olacak cinstendi. Bunları nereden öğrendim, Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen aşağıda sadece 1 tane resmini çektiğim tartılardaki açıklamalardan……

Eksik tartmak, kandırmak ya da kendisini eksik hissetmek tüm insanlık boyunca süregelmiş yanlışlar. Birçok insan dışarıdan bakıldığında son derece başarılı, yetkin ve özgüvenli görünür. Akademik unvanlar, kariyer basamakları, ödüller ve takdirler. Ancak bu parlak görünümün ardında, çoğu zaman kimsenin fark etmediği bir iç ses vardır: “Aslında yeterince iyi değilim. Bir gün herkes bunu anlayacak.”
İşte bu içsel çatışmanın adı: IMPOSTER SENDROMU.
Sahtekârlık sendromu olarak da adlandırılan imposter sendromu, bireyin zekâsı, becerileri ve başarılarına ilişkin yoğun bir şüphe duygusu yaşamasıyla ortaya çıkan psikolojik bir fenomendir. Birey, elde ettiği başarıları kendi yetkinliğine bağlamakta zorlanır; bunları şans, çevresel faktörler veya başkalarının katkılarıyla açıklar ve kendini içsel olarak “sahtekâr” olarak algılayabilir. İlk kez 1978 yılında Pauline Rose Clance ve Suzanne Imes tarafından tanımlanan bu sendrom, özellikle yüksek başarı hedefleri olan bireylerde ve mükemmeliyetçilik eğilimi gösteren kişilerde yaygındır. Imposter sendromu, özgüven, motivasyon ve iş performansını olumsuz etkileyerek potansiyelin tam olarak kullanılmasını engelleyebilir; ayrıca stres, anksiyete ve depresyon gibi psikolojik sorunlara zemin hazırlayabilir.
Dr. Valerie Young’a göre imposter sendromu, yardım istemekten kaçınan solist, tüm rollerde üstün performans bekleyen insanüstü, sürekli yüksek standartlar belirleyen mükemmeliyetçi, başarının çaba gerektirmemesi gerektiğine inanan tabii deha ve yeterliliği bilgi düzeyiyle değerlendiren uzman olmak üzere beş temel tipe ayrılmaktadır.
Belki de en çarpıcı gerçek şu: Imposter sendromu yaşayan bireyler genellikle gerçekten yetenekli ve başarılı kişilerdir; ancak kendi başarılarını içselleştirmekte zorlanırlar. İç sesleri adeta bir denetçi gibi çalışır ve sık sık “Ben kaç okka insanım ki, bunu gerçekten ben mi yaptım?” diye sorgular. Sanki içlerinde hiç susmayan bir jüri vardır ve her başarıyı “şans eseri” olarak damgalar. Oysa başarı, yalnızca özgeçmişte yazılan maddelerden değil, kişinin kendine olan inancından da beslenir.
Bazen en büyük engel, müdür, hakem ya da rakipler değil; kişinin kendi zihninde kurduğu, mesaisi hiç bitmeyen eleştiri kuruludur.
Sevgilerimle…








Ayşe Hocam kalemimize sağlık, her yazınız bir birinden güzel, eğitici, öğretici ve geçmişle günümüzü keyifle bağlayan sağlam bir köprü…Yazılarınızı okuduğumda sonuna gelince üzülüyorum… Sevgiler..,