ATATÜRK
Çok doluyuz bazen, dersimiz çok, işimiz çok, mesajımız çok, alışverişimiz çok, çamaşırımız çok ama yüreğimizi ferahlatan şeyler hep eksik.
Gülmeyi kaçırıyoruz.
Nefes almayı,
Bazen oh be demeyi kaçırıyoruz.
Çocuğumuzun biberonunu tutmayı,
Müziğin ritmini, ağlamanın rahatlığını,
Bazen yanan ateşin kıvılcımını kaçırıyoruz.
Bazen eşimizi, bazen dostumuzu bazen HERŞEYİ kaçırıyoruz........
Doğada bazı ağaçlar vardır ki, göğe doğru birlikte uzanırken bile birbirine dokunmazlar. Dalları yan yana, yaprakları iç içe değildir. Aralarında ince, ışıkla dolu bir sınır vardır. Bu fenomene “TAÇ UTANGAÇLIĞI” denir.
Okaliptüsler, karaçamlar, meşeler... Rüzgârda birbirine çarpmamak için kendi dallarını geriye çeker; büyümeyi durdurur ama varlığından ödün vermez. Işığı paylaşmak, alan açmak, birbirine zarar vermemek için bilinçsiz bir bilinçle hareket ederler.
Bu, DOĞANIN EN ZARİF MESAFE DERSİDİR.
İnsanlar da bazen böyle değil midir?
Yaklaşır, konuşur, paylaşırız; ama ruhumuzun bir yerinde görünmez boşluklar bırakırız. Bazen bu mesafe, zarar vermemek içindir; bazen nefes alabilmek, bazen de ışığımızı kaybetmemek için.
Belki de insanlar arasında da bir taç utangaçlığı vardır.
Birbirimize dokunmadan sevmeyi, mesafeyle korumayı, sessizlikle anlayışı öğreniriz. Çünkü tıpkı ağaçlar gibi biz de büyümek için biraz rüzgâr, biraz ışık ve birbirimize zarar vermeyecek kadar mesafe isteriz. Belki kaçırdığımız anlar bu mesafedendir.
Kasım, hüzünle anılan bir aydır bu topraklarda. Bir ulusun kalbi, Dolmabahçe’nin denizle iç içe ama hüzünlü odasında yatan büyük önderin son nefesiyle aynı ritimde atar.
Atatürk, 29 Ekim’den 7 Kasım’a dek yarı uykulu, yarı uyanık bir hâlde yaşamla vedalaşırken, her nefesi biraz daha ağırlaşmış, her bakışı zamana meydan okur gibi donuklaşmıştır. Ve sonunda, dayanılmaz acısının ortasında, dudaklarından tek bir kelime dökülmüştür: “insupportable.”
O kelime, bir liderin çektiği ıstırabın değil, bir ömrün ağırlığını sessizce taşıyan insanın fısıltısıdır. O günden bugüne, bu kelime yalnızca acıyı değil; direnci, vakarı ve insan olmanın en derin hâlini anlatır.

O son günlerde Dolmabahçe Sarayı, başucunda Makbule Hanım, Afet Hanım, Sabiha Hanım ve sadık doktorları ile sessiz bir bekleyişin mekânına dönüşmüştür. Her biri, büyük önderin giderek sönmekte olan ışığına tanıklık etmektedir. Atatürk’ün bedeni zayıflasa da iradesi dimdik, hâlâ emir verir, hâlâ sorumluluk alır haldedir. Son buyruğu, acısını hafifletmek değil, nefes alabilmek için verilen bir savaştır. O an, fransızca “insupportable” kelimesiyle tarihe kazınmıştır. Bir liderin, bir insanın, bir milletin dayanılmaz ama onurlu vedası olarak.
Atatürk artık konuşmaktan çok, gözleriyle anlatır her şeyi. O bakışlarda hâlâ emir veren bir kararlılık, bir ulusun kaderini değiştiren o iradenin son parıltısı vardır. Herkes, sadece bir yaşamın değil, bir devrin de sona ermekte olduğunu hisseder.
Doktorları başında, elleri hazırlıkta; O ise hâlâ kendi bedenine hükmetmeye çalışan bir komutandır. “Bu suyu çekin,” der. “Bu, insupportable (dayanılmaz).”
O an, tıbbın diliyle değil, insanlığın diliyle konuşur. O kelime, yalnızca bir ağrının tarifi değil; bir ömrün yükü, bir liderin vedasıdır.
Ve o son günlerde, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide bile, Atatürk’ün etrafındaki herkese sessiz bir ders verir: Dayanılmaz acıyı sessizlik içinde taşımak. Çünkü gerçek güç, acıyı bastırmakta değil, onu onurla karşılamaktır. Kasım Atatürk’ün yaşadığı taç utangaçlığına tanıklık etmiştir sessiz ve en zarif şekilde………………………………
Kasım rüzgârı hâlâ aynı pencerelerden eserken, o kelime bugün bile kulağımızda yankılanır: insupportable.
Dayanılmaz bir kaybın, ama sonsuz bir mirasın adı olarak.
Sevgilerimle.







Muhteşem anlatmışsınız emeğinize kaleminize sağlık