Düğün-derneğin bol olduğu bu günlerde kına gecesi nereden çıkmış, eski Türklerde nasıl olurmuş diye merak ettiniz mi???
Kınanın eşlere bir ömür boyu aşklarının devamını sağlamak amacı ile yakıldığı söylenir, nazardan ve kötülüklerden koruyacağına inanılır. Bazen canımızı sıkanlara kötü anlamda kullanılsa da biz akademik yönden bakalım isterseniz….
Toplumsal bütünleşmeyi sağlayan ögelerden biri kültürdür. Bir toplumu ayakta tutan, birbirleriyle iletişimi sağlayan kültürün en önemli ögelerden birisi ise gelenek ve göreneklerdir. Kına yakma geleneği yıllardır süregelen ve hafızamıza kazılan bir uygulamadır. Kına Arapça bir kelime olan “Al-Hinna” dan dilimize geçmiştir. Kınagiller familyasından olan ve 2 çenekli adı verilen kına ağacının yapraklarının kurtulmasıyla meydana gelen bir tozdur.


Bu tozun suyla karılması sonucu kına sürülebilir bir hale gelir. Kınanın rengi ilk başta yeşil sonrasında kırmızıya dönmesi kültür açısından değerlidir. Yeşil renk Tanrı Ülgen'in yedi oğlundan birine, bitkileri ve ağaçları yetiştirdiğine inanılan Yaşıl'a bağlanmaktadır. Ayrıca Şaman törenlerinde yeşil, kırmızı, sarı ve beyaz renklerin beraber kullanıldığı Doğunun sembolize edildiği söylenmektedir. Göktürkler zamanında Türkleri sembolize eden bu yeşil renk, Hz. Muhammed döneminde sancaklardan birinin rengi olarak kullanılmıştır. Ateş kültünde de gücün sembolü olarak kırmızının yeri önemlidir. “M.Ö. 7. Yüzyılda da Çatalhöyük’te kına kullanıldığı ve bunun doğurganlık tanrıçalarıyla bağ kurma anlamına geldiği; Babiller, Asuriler, Sümer’lerde kına kullanıldığı” bildirilmiştir. Doğu kültüründe ve Anadolu’da süslenme maksadıyla kullanılan kınanın Türk kültürüne göre üç şey için yakıldığı söylenmektedir: biri kurbanlık koyuna, ikincisi askere gidecek oğula ve üçüncüsü gelin olacak kıza. Saflığın, temizliğin simgesi olan kına aynı zamanda koruma içgüdüsü ile kötülüklerden uzak tutan bir tılsım olarak da kullanılır. Ruhun öldükten sonra var olduğu düşüncesi temeline dayanan Animizm’de ruha adaklar adamak Tanrı'yı memnun etmek ve O’nun rızasını almak önemli ritüellerdendir.
Gelelim yükse yüksek tepelere ev kurmasınlar diyerek gelini ağlattığımız kına gecelerine. Burada kınanın anlamı “ADANMIŞLIK ”tır. Yani, gelin adayının eline kına yakmak, hayatını eşine adadığı anlamına gelir. Saçların, ayakların, tırnakların boyanması bu adanmışlığı sembolize eder. Askerin vatanına, gelinin kocasına adanmışlığı kına ile sembolize edilir. Aslında bir nevi Tanrı'ya adanmışlığı gösterir. “Kına yakma, sebebi her ne olursa olsun geleneksel bir töre, sosyokültürel ve süreçsel bir eylem olarak tanımlanabilir. Kadının kına ile olan ilişkisi güzellik ve süslenmenin ötesinde doğurganlık, ayrılık, adanmışlık, kader-baht ve bağlılık olarak okunmalıdır” denilmektedir.
Ama hem kadın hem erkek birbirine adanmıştır bence.

Kınanın sağlık açısından da önemi vardır. Eski Türklerde vebaya karşı, Ibn-i Sina nın El Kanun Fi't Tıbb kitabında baş ağrısı ve göz ağrısında, damar açıcı özelliğinden dolayı sıklıkla kullanıldığından bahsedilmektedir.
Peki biz bu bilgilerle kınayı ya da herhangi bir bitkiyi sağlık sorunumuz için kullanmalı mıyız? Nedir bu fitoterapi?
Fitoterapi bitkilerle tedavi anlamına gelmektedir. Kanser hastalarının kemoterapi esnasında yandaş tedavi alıp almadıklarını araştırdığımız bir çalışmada %25 civarı kanser hastasının bitkisel tedavi kullandıklarını tespit etmiştik. Bu tedaviyi onkoloji doktorunun haberi olmadan aldıklarını, çünkü tedavinin yasal olmadığını söyledi hastalarımız. Bu ve buna benzer birçok hastalıkta, kişiler çaresiz hissettiklerinde tıbbi tedavinin yanında başka bir yöntem denemeye çalışırlar. Ailemde de benim haberim olmadan zararsız, komşu Ayşe teyzeye çok iyi geldiği için ya da ekstra bir tedavi yöntemi beni daha iyi yapar düşüncesiyle çok şey denenmiştir.

Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış bazı geleneksel tedaviler de günümüzde hastanelerde sunulmaktadır. Bu tedavilere yaklaşım kendi doktorunuz aracılığıyla olmalı ve özellikle kanser tedavisi esnasında bitkisel tedavilerin kemoterapiyi etkilediğini bilmeniz gerektiğini belirtmek isterim.
Bizler hekimiz ve ancak bilimsel olarak hastalara yön verebiliriz. Kendimizi aşan konularda danışmaya, fikir alışverişi yapmaya önem vermeliyiz. Belli mesleklerde belli konumlara geldiğimizde kendimizi düşündüğümüz kadar başkasını da düşünerek empati kurabilmeliyiz. Mesleğimiz gereği zorluklarla karşı karşıya kaldığımızda onlarla baş etme yolları bulabilmeliyiz. İşimizi yaparken belirli ölçülerde hırs ve gurur hepimizde olabilir. Bu insanın ayakta durması için lazımdır. Ancak bu duygular herhangi bir meslekte ölçüyü aştığında abartılı gurur ve etraftaki kişileri küçümseme halini alır ki “HUBRİS SENDROMU” burada başlar.

Hubris kelime anlamı kısaca kibir demektir. Etrafınızdaki insanları görmezden gelme, hep kendi durumunun zorluğundan bahsetme, yönetim kademeleri yükseldikçe insanları mesleki olarak aşağılama, başarı ve güç hırsıyla kendini seçilmiş kişi olarak görme, aslında gerçekle arasındaki bağın kopmasıyla birlikte “HUBRİS SENDROMU” olarak ortaya çıkar. İlkokulda kimseyi konuşturmuyor ben haklıyım diyorsa, ikiye bir öğretmene gidip arkadaşını şikayet ediyorsa, oyun oynarken mızıkçılık ediyorsa bir çocuk, hele de bir narsist ebeveynle yaşamışsa işte bu alanlar narsizmin kardeşi HUBRİS SENDROMU için besi yeri gibidir ve patolojik güç ve başarı zehirlenmesinin zeminini hazırlar. Belki de meslekteki yılları boyunca işinde oldukça başarılı ve yaşamlarını çalışmaya adamış bu kişilerde, eşik noktayı aşmaları sonucu güç zehirlenmesi ortaya çıkar ki, dünyanın merkezinde kendilerini görerek hatasız olduklarını düşünür ve doğru yaptıklarını göstermek için din ve dürüstlüğü dayanak yaparak hem kendileri hem de etraftakiler için toksik bir hal alırlar.
Öyleyse ne yapmıyoruz, hatasız olduğumuzu düşünmüyoruz ve bazen kendimizi sınava tabi tutmamızın bizi böyle hastalıklardan koruyabileceğini unutmuyoruz…..
Sevgilerimle







Kültürümüzde ki kına yakma geleneğinde adanmışlığı ne kadar güzel ifade etmişsiniz. Aslinda kadında erkekte birbirine adanmistir.????
Çok güzel bir konu ve hem geleneksel hem de bilimsel olarak ele almışsınız. Kutluyorum, özellikle kına yakmanın tanrıya ( dolayısı ile bu topraklarda Ana Tanrıçaya yani Kibele’ye) adanmışlık görüşüne tamamen katılıyorum.
Kaleminize sağlık .Çok bilimsel ,aydınlatıcı ve espritüel bir yazı olmuş.