Eylülü geciktirdik, ekime girdik, hayatım yavaşladı annemin ölümü ile. Birçok işimiz var programımız var, kongremiz var, var da var. Sürekli meşguliyetle etrafımızı göremez olduk.
Ama her şey durabiliyormuş ANNE ölünce.
Gislaved İsveç' te bulunan araba lastiği üreten bir firma ancak 1930 yılına geldiklerinde "biz arabayı yürütüyoruz da insanları neden yürütemiyoruz" diyerek lastik ayakkabı yapmaya karar vermişler. Bu dönemde öyle topuklu ya da simli frapan ayakkabılar yapılmasa da Anadolu'da "Cızlavut, Kelik, Ermenek, Urum" gibi adlarla anılan bu ayakkabılar en çok KARA LASTİK adıyla ünlenmiş. Annemin zamanında daha çok ayakkabılar lastikten yapılırken, benim zamanımda çoğunlukla mestlerde vardı.

Gelelim ayakkabıların tarihi geçmişine..
Osmanlı döneminde ayakkabılar, dönemin sosyal yaşamını ve zanaatkârlığını yansıtan önemli kültürel unsurlardan biriydi. Bu döneme dair bilgiler, arşiv kayıtları, seyyah notları ve saray masraf defterlerinden edinilmektedir. Belgeler, her ay padişah için özel olarak 10 çift çizme, 12 çift pabuç, 6 çift mest ve 8 çift terlik dikildiğini gösterir. En yaygın kullanılan ayakkabılar arasında mest pabuçlar öne çıkarken, iç mekânda giyilen yumuşak mestlerin dışına süslü sarı meşin ayakkabılar giyilirmiş. Anadolu’da ise halk arasında çarık, tek parça gönden yapılan dayanıklı bir ayakkabı olarak uzun yıllar boyunca tercih edilmiştir. Dericilik sanatı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar yüksek bir ustalıkla sürdürülmüş, Türk zanaatkârları deri işçiliğinde büyük bir ün kazanmıştır. Arşivlerde “ayakkabıcı” kelimesi yerine “babuççu”, “başmakçı”, “dikiçi” ve “haffaf” gibi terimlerin kullanıldığı görülmektedir. Osmanlı toplumunda ayakkabı sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda statü göstergesiymiş. Renkler ve modeller yaşa, göreve ve toplumsal konuma göre belirlenirmiş (Özdemir, Çelik 2013;Kuru,2015). Kısacası, Osmanlı ayakkabıları hem zarafetin hem de toplumsal düzenin sessiz bir simgesi olmuştur.
Annem, teyzemler ve dayımların lastik ayakkabı ile okula gittiğini sadece Sümerbank Fabrika Müdürü nün kızı ya da oğlunun değişik türde ayakkabılar giydiğini söylerdi. O yıllarda mahallede tek ve ilk okuyan kız çocuklarından biri annemmiş. Gelecek sene de giysin diyerek bir numara büyük alınan lastik ayakkabılar fırt fırt ayaktan çıksa da onlar için muhteşem bir şeymiş. Yeter ki okula gidecek bir ayakkabı olsun....

Annem eski köy enstitüsü olan Ereğli-İvriz Öğretmen Okulu'nu da bitirerek öğretmen olmaya karar vermiş. Aslında ilk mezun olduğu dönemde İş Bankası'na memur olarak atanacakken, PTT de boş kadro olduğunu duyan babası tarafından oraya yönlendirilmiş. Aslında kader ağlarını ördüğü an bu iş başvurusu anı ki babamla tanışmalarına sebep olmuş.
Neden bankadan bahsettim aslında o dönemde anılan ve 'The Gang Buster of İstanbul' ismiyle dünyanın da tanıdığı ilk banka soyguncusu da övünme timsali olmasa da Ereğli'li Necdet Elmas. 1961 yılında zengin olma hayali ile Ereğli’den Konya'ya kaçan sonrasında İstanbul Hukuk Fakültesine giren, 2. sınıfta ayrılan Nejdet Elmas'ın soyadı da o döneme vurgu yapmakta. Nejdet Elmas, dönemin en “halktan” soyguncusu olarak tarihe geçti desek yeridir. İlk olarak çaldığı şavroleyle İş Bankası’na dalıp “Kimse kıpırdamasın! Eller havaya, bu bir soygundur!” diye bağırınca, herkes donup kalmış. Ancak bankada yanına rastgele gittiği işçi, cebindeki 450 lirayı göstermiş ve “Benim paramı alma, ben işçiyim” deyince, Nejdet’in cevabı adeta Robin Hoodvari: “Ben işçinin parasını almam!”
O günden sonra memleketin dört bir yanında “vicdanlı hırsız” efsanesi yayılmış. Üstelik Nejdet Elmas bununla da yetinmemiş, gazetelere “The Gang Buster of İstanbul” imzasıyla mektuplar gönderip hem soygun planlarını anlatmış hem de polisleri azarlamış. Hal böyle olunca, İstanbul Emniyeti tam 700 kişilik bir ekiple peşine düşmüş. Ama olay o kadar büyümüş ki gazeteler bile “Biz de katkı sunalım” diyerek ABD’den hafiye getirtmiş! Kısacası, Nejdet Elmas hem polisi hem basını hem de halkı peşinden koşturan, mizah duygusuyla karışık bir suç dâhisiydi denilebilir.

Başına konan ödül sonucu arkadaşının ihbarıyla yakalanan Elmas mahkemede 2 yıllık hukuk okumasından kaynaklı kendini savunmak istemiş ve şu sözleri söylemiş: "Duruşmalar sırasında mahkemenizi incitecek bir şey söyledimse bunu haleti ruhiyeme atfetmenizi rica ederim. Suçta bir kasıt aranırsa benim bu suçta bir kastım yok. Suç bir kir, ceza ise bir banyodur. Ben bu banyoda yıkanacağım. Banyonun dozu fazla kaçırılırsa bu banyo fayda değil zarar tevlit eder. İleride bir kitap yazıp durumu efkarı umumiye arzedeceğim. Müdafalar tali derecede kalır. Esas müdafanın vicdanlarınızda yapılmasını istiyorum. Adalet önünde boynum kıldan incedir."
Her suç beni affedin demekle geçmez hele de bu, canhıraş okumaya çalışan, ekonomik güçlüklerle yoğrulu hayatını düzeltmeye çalışan kız çocuklarının incinmesine ya da ölümüne yol açan kişilerse.
ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR: Buradaki mülk sanıldığı gibi ev-bark anlamında kullanılmamış DEVLET kastedilmiştir.
Sevgi ve saygılarımla Annem Şengül Özbek'in anısına ithafen.







Ayşeciğim, donanımlı annenin,bilge annenin ; kendini bilime adamış evladı olarak hayatın içinden de bilgilendirmeler yapıyorsun. İlgiyle okudum harika olmuş. Şengül öğretmenimizin ruhu şad, mekanı cennet olsun ????????????
Mekânı cennet olsun inşallah Şengül abla da harika yazılar paylaşır dı sizin gibi evlatlar bıraktılar arkalarinda ne mutlu onlara sizinde yüreğinize emeğinize sağlık
Annenize rahmet, size sabır diliyorum.